Mitoloji

ABHAZ MİTOLOJİSİ (NARTLAR)

Abhazya’nın kuzeyinden güneyine, her neresine giderseniz gidin, birine “Nartlar’ı bilir misin?” diye sorduğunuzda, o eşsiz Abhaz anlatımı ile onlarca hikâye dinlersiniz. Bu diyarlarda yiğit bir Abhaz genci veya genç, güzel bir Abhaz kızı görseniz, etrafınızda Nart Sasrıkua’yı, Gunda Pıştza’yı duyarsınız hala!

Abhaz anonim kültür birikiminin kuşkusuz en önemli yapıtı Nart mitolojisidir. Asırlardır halkın zihninde beslenen, yaşatılan ve bununla beraber özgünlüğünü koruyan Nart Mitolojisi, Abhaz toplumunun mücadele tarihini, kültür birikimini anlamak için en önemli eserlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nart mitolojisinin kökeninin, M.Ö. 7. ve 8. yüzyıllara uzandığı bilim dünyasınca kabul görmüştür. 1940’lı yıllarda “Dirmit Gulya Abhaz Dili, Edebiyatı ve Tarihi Enstitüsü” bünyesinde yapılan çalışmalar,  bu mitolojik anlatımların yazıya aktarılmasında önemli bir aşama olmuştur. Hatta büyük yazar Maksim Gorki bu enstitüye yazdığı bir mektupta bu çalışmalardan duyduğu memnuniyeti belirtmiştir. 1962 yılına geldiğimizde Bagrat Şinkuba, Şalva İnalyıpa, Konstantin Şarkıl gibi isimlerin içerisinde bulunduğu “Abhaz Destanlarını Düzenleme ve Basımı Grubu”  destanları derlemiş ve yayımlanmasını sağlamıştır.

Karadeniz’in kıyısında, arkasına Kafkas Dağları’nı alan, eşsiz güzelliği sebebiyle de “dağların genç kızı “ diye anılan Abhazya’ya, tarih boyunca sayısız talip çıktı. Ancak Abhazlar bu can vatanlarını kimseye bırakmamak için tarih boyunca defalarca kül olup küllerinden doğdular. Kimler saldırmadı ki Abhazya‘ya; her biri savaş devleri olan Romalılar, Bizanslılar, İranlılar, Araplar, Osmanlılar, Ruslar... Ancak bu gün Karadeniz kıyısındaki o eşsiz diyarda, hala Abrıstkıl’ın ateşi çalması, Setenay Guaşe’nin geceyi aydınlatan güzelliği anlatılabilmektedir. İşte bu, 1992-1993’teki savaşta da olduğu gibi “önce onur” diyen bir halkın verdiği varoluş mücadelesinin doyumsuz meyvesidir.

Nart efsanelerinin diğer efsanelerden ayrılan birçok özelliği vardır. Bu özelliklerin başında da bu efsanelerin, bütün Kafkas halklarının ortak ürünü olması gelir. Nartlar, Abhazların olduğu kadar Adigeler, Çeçenler, Osetler gibi bazı Kafkas halklarının da destanıdır. Ancak bu Abhaz varyantının özgün olmadığı anlamına gelmez. Zira genel kabul gören bir görüşe göre Nartlar tüm Kafkas halklarının ortak atalarıdır.

 

Abhazların Nart destanları, Nartları tek bir aile olarak göstermektedir. Bunlar yüz kardeştir; doksan dokuz erkek ve bir kız. Hepsinin annesi Sataney Guaşe’dir. Bu aile öylesine bir aile değildir; bir halkın o döneme kadar ki tüm tarih birikimini, özelliklerini anlatan böylesi bir yapı başka efsanelerde yoktur.

Nartlarda kadınların ve erkeklerin her biri birer kahramandır. Kimse onlarla yiğitlik yarışına giremez. Tüm Nart erkekleri şan ve şöhret sahibi olmak için türlü hünerler göstermektedirler. Özellikle avcılık konusunda onları bilmeyen yoktur. Nart destanlarında birçok karakter vardır. Ancak bu karakterlerin en önemlisi anne Sataney Guaşe’dir. Gorki onu  “genetik sembol” olarak tanımlar. Abhaz halkı ile bütünleşmiş bir kişidir Sataney... Nartların evini geçindiren, üretimi arttıran O’dur. Sataney’in bu nitelikleri anaerkil bir aile yapısına işaret etmektedir. Altıncı hissi çok kuvvetlidir ve duası da bedduası da kabul olur. İlahi özelliklerinin olduğuna inanılır.

Sataney Guaşe’nin yeri tartışılmaz ancak Abhaz destanlarının en gözde karakteri Nart Sasrıkua’dır. Abhaz dilinde “Afırkhatsa” (kahraman, yiğit) sözü onunla özdeşleşmiştir. Abhaz destanlarındaki birçok hikâye Sasrıkua’nın hikâyesidir. Birçok atasözü de Sasrıkua ile anılır. Abhazya’da birçok dağ, vadi ve akarsu da Sasrıkua’nın ayrı bir hikâyesi anlatılır. Abhaz Nart efsaneleri içerisinde en iyi tamamlanmış metinler Sasrıkua’ya aittir. Annesi Sataney Guaşe onu diğer kardeşleri gibi yetiştirmemiştir. Onu taştan yaratır; annesinin dokuz ay karnına bağlayıp taşıdığı taştan doğar Sasrıkua. İlk kez yabani atı evcilleştiren, soğuktan ölmek üzere olan  kardeşleri için oku ile bir yıldızı vurup ısınmaları  için dünyaya indiren, insanları yiyerek beslenen ejderhayı yenip  insanları kurtaran Sasrıkua’dır.

Nart destanı maden çağını anlatmaktadır. Bu nedenle efsanenin önemli bir diğer karakteri de demirci Anyar Jiy’dir. Onun sağ eli çekiç, sol eli mengene, dizleri de örstür. Çok yetenekli ve cömerttir. Halka karşılıksız silah, alet-edevat yapar. İnsanlar yeni doğanları Anyar Jiy’in ocağına getirir ve çocuklarının her şeye karşı güçlü olması için onları çelik suyunda yıkarlar. Taştan doğan Sasrıkua da Anyar Jiy ‘in ocağından geçmiştir ve bu yüzden hiç bir güç onun bileğini bükememektedir.

Nart destanlarında Kafkasya kökenli olmayan kahraman karakterler de çıkar; Narchov ve Huajarpıs gibi… Bu iki genç, dev gibi iri yarı ve güçlüdürler ve her ikisi de Nartlar’ın biricik kız kardeşi Gunda Pışdza’ya aşıktır. Bu karakterlere Abhaz anlatıları dışında diğer Nart anlatıları (varyantları) içerisinde hiç rastlanmaz.

Nart destanlarında yer alan karakterlerin her biri farklı kişiliğe sahip olsalar da, her birinin ortaklaştığı dürüstlük, onur, bağımsızlık gibi değerleri vardır. Tüm Nart erkekleri şan ve söhret için sürekli gezilere çıkarlar ve avlanırlar. Bu vasıflar onlar açısından çok önemlidir. Zira şan ve şöhretlerine zarar gelmemesi için çok hassas yaşarlar. Apsuvara dediğimiz yaşam tarzının kökü,  bu hassasiyetten doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

Raşa cinsinden kanatlı bir attan bahsedilir destanın birçok yerinde. Bu at sahibinin en yakın dostu, yoldaşıdır. Bu atlar defalarca sahiplerinin hayatını kurtarmışlardır. Nart destanlarında tanrı kavramı, bu gün bildiğimiz anlamın dışında bir anlamda kullanılır. Tanrı kabul ettikleri “adovda” adında ilahi bir güç vardır; O da Setaney Guaşe’ye aittir.

Nart mitolojisinin Abhaz varyantı genel yapısı itibari ile bu şekildedir. Ancak asıl önemli olan mitolojik “hikâyeleri” bilmek, onları okumak ve aktarmaktır. Bu nedenle bazı hikâyeleri “özet” olarak burada paylaşacağız. Bu hikâyelerin kaynağı 1962’de “Abhaz Destanlarını Düzenleme ve Basım Kurulu”nun hazırladığı derlemelerdir. Bu derlemelerin tamamı Papapha Mahinur Tuna tarafından  Türkçe’ye kazandırılmış olup, As Yayınları tarafından basılmıştır.

 

YİĞİT SASRIKUA’NIN DOĞUMU

Sonra döndü Sataney Guaşe

Telaşla dolaşan kadınların arasına

Şöyle dedi gidip yanı başlarına:

“Doğumu doğumlara benzemeyen

Kendisi de

Bu güne kadar doğan hiçbir çocuğa benzemeyen.

Bu çocuğun adı olsun SASRIKUA”

...

Doğum ayı yaklaşınca Sataney Guaşe bebeğine giysiler hazırladı. Kumaşları dokurken çıkan sesler, Nartların kalelerini sarsıyordu. Koyun yününden dokuduğu kumaşlar, öylesine müthişti ki gelip geçenler “nedir bu” diye soruyorlardı.

Her şeyi hazırlamıştı Sataney ancak doğacak bebeğine öteki evlatlarını yetiştirdiği beşiği layık görmüyordu. Onun için daha güzeli, daha sağlamı olmalıydı. Bu yüzden Aynar Jiy’e gitti: “Aynar jiy wanacalbeyt, durumumu sen biliyorsun, senden başka bilen yok. Bana biraz yardım et, bir şeye çok ihtiyacım var” diyerek, ondan kendi kendine sallanan, sallanırken çıkardığı sesi içinde yatana duyurmayan demir bir beşik yapmasını istedi.

O gece sabaha dek gök gürledi, şimşek çaktı. Takır takır yağan yağmur damları deliyordu. Sataney ‘in kalbinde sanki kıyamet kopuyordu. Nartların köyü Nartkıt’ta herkes huzur içinde uyuyordu: Sataney ve Aynar Jiy hariç!

O zamana kadar 99 evlat doğuran Sataney hiç bu kadar heyecanlanmamış, korkuya kapılmamıştı. Çok tedirgindi. Daha doğmadan büyük bir sevgi ile başlanmıştı bu çocuğa. Aklından bir sürü isim geçirdi onun için. En sonunda Sasrıkua’da karar kıldı.

Gün ağarmaya başlayınca Sataney’in yatak odasında kadınlar “çocuk doğdu” diye bağrışmaya, çığlıklar atmaya başladılar. Ancak doğan çocuk çok sıcaktı. Kimse ona dokunamıyordu. O esnada hırçın bir at Sataney’ in avlusuna girdi. Ona değmeye çalışanı hışmı ile öldüren Raşa cinsi bir attı bu, daha sonra Sasrıkua’nın yoldaşı olacak olan attı.

Sataney’in yanına Aynar Jiy’ i çağırdılar. Aynar Jiy Sasrıkua’yı eliyle tutamayıp, maşasının arasına alarak kendi demirhanesine getirdi. Burada Sasrıkua’yı kızgın demir suyunda yıkadı. Bundan sonra Sasrıkua çelik gibi birisi oldu.

ALHUZ’UN EVLENMESİ

Birlikte at binerler şakırdayarak

Yanlarına atalıklarını da alarak.

Onların soyadları ALHUZgillerdi.

Sasrıkua dışında hepsini onlar büyütmüşlerdi.

...

Günlerden bir gün Alhuzlar’dan bir genç avlanmak üzere yaylaya çıktı. Yaman bir avcıydı. İyi geçen bir avdan sonra, avladıklarını bir mağaraya saklayıp gezintiye çıkmak istedi. Öylesine kaptırmıştı ki kendisini, gide gide Nartkıt’a gitti. O kadar güzel bir köydü burası. Köyün içinde giderken yedi katlı, göğü delen kuleleri olan bir şato farketti. Nartlar’ın şatosuydu burası.

Şatonun bahçe avlusundan atlayıp içeri girmek istedi. Ağabeyleri avda olan eşsiz güzellikteki Nart kızı Gunda Pıştza şatonun kulesinden baktığında tanıdı onu, bu Alhuz’du. Hemen yardımcılarına seslenerek, onu uyarmalarını, ağabeylerinin evde olmadığını, bu yüzdende geri dönmesi gerektiğini söyledi.

Yardımcılar bunu Alhuz’a ilettiler ancak Alhuz kimseyi dinlemiyordu. Ok yağmurları bile onu etkilemiyordu. Merdivenleri çıkarak Gunda’nın odasına yöneldi. Gunda  Alhuz’a “Bunu yapmamalıydın” dedi; “ağabeylerim seni burada görürlerse  altta kalmazlar, kavga eder birbirinizi yok edersiniz” Ancak Alhuz ‘a söz dinletmek ne mümkün!

Az sonra Gunda’nın ağabeyleri de geldiler. Güzel kız kardeşleri Gunda’nın yanında oturan Alhuz’u gördüler. Büyük öfkeye kapılarak “Bu ne cesaret” diye ona çıkıştılar. Alhuz’da onlara kız kardeşleri Gunda ile evlenmek istediğini söyledi. Ağabeyleri “peki öyle ise marifetini göster bakalım” diye onu yiğitlik yarışına çağırdılar. Ok atma üzerine yapılan bu yarışmada Alhuz ‘un yaman bir delikanlı olduğunu anlayan Nartlar, Alhuz ‘a “senin evine gelmek, kardeşimize bakıp bakamayacağını görmek istiyoruz” diyerek Alhuz’u daha yakından tanımak için davet aldır. Davet günü geldiğinde Alhuz Nartlar için vereceği hediyeleri tamamlamamıştı. Bunun yüzünden büyük sıkıntı yaşıyordu. Davet günü geldi, Nartları ağırlamak için Alhuzlar’dan birçok kişi de Alhuz ‘un evine gelmişti. “Diğerleri onlarla ilgilenirken ben de ava çıkayım ve eksik olan hediyelerimi tamamlayayım” diye düşündü Alhuz ve hemen yola koyuldu.

Hediyesi avladığı hayvanlardı Alhuz ‘un. Avını kısa bir sürede tamamladı ve tam geriye dönecekken bir de baktı ki Nartlar’ın köyündeydi. Birileri Nartların köyde olmadığını fırsat bilerek köye saldırmış, yağma yapıyordu. Alhuz hemen atıldı ve yağmacıları ok yağmuruna tuttu. Köyün çoğu harap olmuştu. Yağmacılar Nartların evine kadar gelmeden, yani güzeller güzeli Gunda’ya zarar vermeden Alhuz onları defetmişti.

Daha sonra bunu öğrenen Nartlar, kendi köylerini kurtaran, büyük yiğitlik ve kahramanlık gösteren Alhuz’un kız kardeşleri güzel Gunda ile nişanlanmasına izin verdiler.

Düğün hazırlıkları yapılırken, Gunda’nın güzelliğine kapılan bir dev sürekli Nartlar’dan kardeşleri Gunda’yı istiyordu. Nartlar kardeşlerini nişanlı olduğunu, düğün hazırlığı yaptığını söyleseler de , deve söz geçiremiyorlardı.

Günlerden bir gün bu dev güzel Gunda’yı kaçırdı. Nartlar engel olmak istediler ancak başaramadılar. Ardından hemen Alhuz’a haber salarak yanlarına çağırdılar ve durumu anlattılar. Alhuz hemen yola koyuldu ve üç günlük yolu, bir günde kat ederek devi yakaladı. Devin tüm askerlerini öldürdü ancak devi öldürmeyi beceremedi. Vücudu paramparça olan dev en sonunda Gunda‘yı bıraktı, ancak onu Alhuz’a da bırakmamak için okunu Gunda’ya yöneltti. Alhuz vücudu ile güzel Gunda’ ya siper oldu ve aynı anda okunu deve fırlattı. Dev yere yıkıldı, ancak devin fırlattığı ok Alhuz’a gelmiş, O da yere yıkılmıştı. Güzel Gunda’yı korumak için kendi canını vermişti Alhuz!

Güzeller güzeli, gözyaşı nedir bilmeyen Gunda Pıştza ağlamaktan yanaklarını eritti, feryat figanı yeri göğü inletiyordu. Onun sesini duyan Nartlar gittiler ve yerde ölü olarak yatan Alhuz’un  başında kendisini paralayan kardeşlerini gördüler ...

 

 

 

NART SİT-YIPA VAHSİT

Yılkıları pek değerliydi Nartlar’ın,

Nart Sit oğlu Vahsit’ti sorumlusu atların.

...

Nart kardeşlerin en büyüğü Nart Sit’ti. Bir de oğlu vardı Vahsit adında. Günlerden bir gün Vahsit, at sürüsünü önüne katıp onları otlatmak için uzak ülkeye doğru yola çıktı. Vahsit böyle yılkısını alıp gittiğinde, birkaç seneden önce dönmezdi. Kuban nehri ötesinde  akualandar dikeninin  bol olduğu bir  yerde atlarını otlatmaya başladı.

Kendisi de etrafta ne var ne yok diye, sağa sola bakınarak atlarının etrafında geziniyordu. Birden uzaklardan bir ev gördü ve bu eve doğru yöneldi. Evin içinden bir ses sürekli “Abhaz kokusu” deyip duruyordu. Vahsit eve seslenerek içerde konuşan kişiyi dışarı çağırdı. Evin içindeki adam dışarıya çıktı ve Vahsit’e doğru yöneldi. Aralarındaki mesafe o kadar uzundu ki, sabah yola koyulan adam, öğlene doğru varabildi Vahsit’in yanına.

Vahsit kılıca davrandı, güneş suya düşünceye kadar kavga edip durdular. Ancak hiç biri diğerinin sırtını yere getiremedi. Tam güneşin battığı esnada, Vahsit’e saldıran adam yorgunluktan yere serildi. Kılıcını onun boynuna dayayan Vahsit, adamın yakarışları sonrası onu affetti.

Bundan etkilenen adam Vahsit’e misafiri olmasını, ona ikramda bulunmak istediğini söyledi. Yalvar yakarışlara dayanamadı Vahsit ve o adamın onuruna düzenleyeceği eğlenceyi kabul etti. Vahsit’le kardeş oldular.

Misafir olduğu evde her gece sabaha karşı güneşin doğduğu tarafta, şimşek çakması gibi ışık gören Vahit, bir gün sabah olduğunda durumu kardeşliğine anlattı ve merek ettiğini, orda da ne olduğunu görmek istediğini bu yüzden o tarafa yola koyulacağını söyledi. Bunun üzerine kardeşliği Vahsit’e “Sakın o tarafa gitme, benim yedi kardeşim de o tarafa gitti ve bir daha dönmedi” dedi; “Orda bir lanet nedeni ile ağaca asılı duran bir dev var. O devle kim konuşmaya kalkışsa, hemen orada ölüverir.” Bunları öğrendikten sonra Vahsit merakını bastıramadı ve yola koyuldu.

Gece gündüz dörtnala at koşturan Vahsit uzunca bir yoldan sonra, bir ağacın dalına asılmış bir dev gördü. Dev, Vahsit’i konuşturabilmek için önce ona türlü methiyelerde bulundu. Olmayınca onu yermeye başladı. Ancak Vahsit, kardeşliğinin tavsiyesine uydu ve hiç konuşmadan geçip gitti.

Ağaca asılı duran deve aldırmadan geçen Vahsit, gide gide yedi katlı sırça bir köşkün önünde durdu. Köşkün en üst katında ışıl ışıl parlayan güzel bir kız gördü Vahsit. Atını kırbaçladı ve duvarı yıkarak şatonun içine girdi. Hemen güzel kızın odasının olduğu yedinci kata yöneldi. Kız Vahsit’ i görür görmez ”wanacalbeyt nerden geldin?“ diyerek, Vahsit’in etrafında dönmeye başladı. Birden Vahsit’ in üzerine atılarak onunla güreş tutmaya başladı.

Uzunca bir güreşten sonra Vahsit’le baş edemeyeceğini anlayan kız, duvardaki kırbacı alarak Vahsit’e vurmaya başladı. Ancak bir kaç vuruştan sonra kırbaç ortadan kırılıverdi. Bunun üzerine ışıldayan parmağı ile dünyaları aydınlatan güzel kız, daha önceden kendine verdiği sözü hatırladı: “Ant içtim, dövüşüp yenemeyeceğim, sırtında kırbaç kırıp dövemeyeceğim bana karşı asla pes etmeyen yiğit bir erkekle evleneceğim.” Bu sözünü hatırlayarak, Vahsit’e eğer onunla evlenmek isterse kabul edeceğini söyledi. Vahsit de zaten bu teklifle gelmiştir bu köşke!

Daha sonra kızın ağabeyleri gelip Vahsit’le kavga ettiler. Vahsit’in cesaretini, yiğitliğini onayladılar ve kız kardeşlerini ona vermeye razı geldiler. Vahsit dünyalar güzeli eşini alarak yola koyuldu ve eşine yolda dala asılı bir dev göreceğini ve onunla konuşmaması gerektiğini izah etti. Devin yanından geçerken eşinin yanında devin kendisine ağır sözler söylemesine içerleyen Vahsit kılıcını deve savurdu ancak kılıç deve değil devi ağaca asan ipe geldi. Serbest kalan dev Vahsit’in karısını kaçırdı. Uzunca bir süre arar Vahsit onları. Yolda başına bin bir türlü iş gelir. En sonunda bulur, eşini kurtarır ve devi öldürür. Eşi ile beraber evine dönen Vahsit ve güzel karısı için eğlenceler yapılır, danslar edilir, şarkılar söylenir...

 

Yorumlar

İsim *
Email (Doğrulama & Cevaplar)
URL
Kod   
ChronoComments by Joomla Professional Solutions
Yorumu Gönder
Google Grupları
apsuvara grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Lida